MistressSteelBarbie
08-03-2008, 02:42
Bahar yaklaştı diye midir nedir bir aşk salgınıdır gidiyor. Çeşitli varyasyonlarını içeren topikler peş peşe. Sorular karmaşık. “Aşık olursanız köleliğinize zeval gelir mi?”, “ kölenize aşık olma ihtimaliniz nedir?” , “ sahibeniz birine aşık olurda sizi azat ederse durumunuz nice olur?”, “ Aşk mı, BDsM mi?” falan, filan… Bir başka saha için aşk üzerine yazdığım bir yazımı buraya aktarmak istedim:
Romantik biri sayılmam ( Çok pesimist bir ifade oldu bu; daha doğrusu hiç romantik değilimdir.) Çiçeklerin kelebeklerin uçuştuğu şiirleri, kırmızı gülleri, pembe kalpli şeker kutularını, mum ışıklı göz göze akşam yemeklerini hiçbir zaman yürek hoplatıcı bulmamışımdır.
Ara ara endişe eder “ Hiç aşık olmadım, ‘olmam’ diye de büyük büyük konuşuyorum. Acaba başıma gelir mi böyle bir duygu?? Allah esirgesin” diye içten içe kendimle konuşurum.
Arkadaşlarım birileri için ölüp biterken, aşk yaşadıkları partnerlerini hayatlarının merkezine oturtup, her dediğini anlamlı, her davranışını hoş, her sözünü edebi varlıklarını heyecan verici, yokluklarını hasret yükleyici bulurken hem onları hem kendimi gözlemlerdim. E bu kadar çok insan bu coşkulu hissi yaşıyorken ben neden kıyısından geçmiyordum???
Bu demek değildir ki, duygusuz ya da ruhsuzum. Elbette heyecanlar hissediyorum. Ama hiç bir zaman duygularım kontrolden çıkmadı. Kişilerin, arzu ve heyecanlarımın mantığımın önüne geçip beni sürüklediğine şahit olmadım. Karşımdaki insan her ne kadar kıstaslarıma uyarsa uysun, gözüme etkileyici görünürse görünsün kendimden ödün vermediğimi fark ettim. Yine de bir müddet sonra gördüm ki, ben de bal gibi birilerine karşı kalp pırpırları hissedebiliyorum. Tek farkım bu pırpırların beni “benmerkezci” tavrımdan uzaklaştıramıyor olması. Dominant yönüm ilişkilerime de sirayet ediyor. Düşünün, hoş bir kişiyle daha yakın bir ilişkinin eşiğindesiniz. Birbirinizi özel bulduğunuzu ifade etmişsiniz. İşte bu noktada güya kendimi, beklentilerimi anlatmak adına dürüstlük ambalajına da sarıp istisnasız ve kesinlikle abartısız şu söylemim başlıyor:
“ Kuralları her zaman ben koyarım. Hayatıma, davranışlarıma, tercihlerime müdahale kabul etmem. Çabuk sıkılan bir yapım var. İlla bir kabahatin olması gerekmeksizin, sırf artık istemiyorum diye bu ilişkiyi bitirebilirim. Hesap vermem. Ağdalı, gözü yaşlı, yalvarmalı geri döndürme çabaların sonuçsuz kalır. Bir hayat düzenim var, bu düzen içinde sana ayırabildiğim kadar vakit ayırırım. Yalanı asla kabul etmem. SMS trafiklerine giremem. Telefonda uzuuun uzun konuşmalardan haz etmem. Karşılıklı keyif aldığımız sürece görüşmeye devam ederiz.”
Tabi bu söylemden sonra yüzüme, “Bu kadın deli midir?” diye bakan ve nezaketle tornistan eden çok insan oldu. Umursadım mı? Hiiiççç… Beni Ben halimle kabul eden insanlarla paylaşımlara girdim. Çok da coşkulu olıuyor bu ilişkiler.
Öbür taraftan gözlemlediğim bir diğer durumsa, aşkı yaşayan kişilerin ilişki süresince aldıkları haz ve heyecandan daha kuvvetli bir şekilde, istemleri dışı ilişkinin sona ermesi durumunda çektikleri acıydı. Hayallerin suya düşmesi, alışanlık haline gelmiş rutin yaşanılanların birden hayatından çıkıvermiş olması ya da bazı durumlarda ihanete uğramanın verdiği kırılmışlık ile ortaya çıkan bir acı söz konusu. Ancak en enteresan kısmı kişinin kendi gayretleri ile bu acının katlanması için uğraş vermesi? Hiçbir zaman mantığımın kabul edemediği bir şey bu. “Kaybeden hep karşı taraftır” benim gözümde. İradem dahilinde ya da başka sebeplerle, bir ilişki bitmişse ağlanıp sızlanmak o kadar faydasız ve ömrümden çalınmış gibi görmekteydim ki… Geriye bakıp kim nerde ne hata yaptı diye hiç kurcalamam. Bir söz vardır sıklıkla kullanırım :“ Ağlayak da bir de gözden mi olak?” İleriye bakmak lazım. Yaşam su gibi akıyor. Üzüntüyle, kahırla değil bir dönem, bir gün, bir dakika geçirmek bile israf. Bu noktada zamanı geri çevirmeyeceğime göre niçin geçmişte kalmış bir kişi ya da duygunun, bugünüme ve yarınıma ipotek koymasına izin vereyim? derim hep.
Hal böyle olununca kontrolden çıkmayan, bitiş sürecinde acıtamayan ilişkiler de genel tanımları çerçevesinde aşk diye ifade edilemiyor.
Çünkü aşk, baş döndürmeli! Sizi mutluluktan uçurmalı, konduğunuz yeri bilememelisiniz. Midenize ağrılar girebilmeli, yapmadıklarınızı yapabilmeli, o kişi için ödünler verebilmelisiniz. Naz çekmeli, bazı durumlada anlamsız olduğunu bilseniz bile kıskançlık krizleri geçirebilmeli, kaprisleri göğüsleyebilmelisiniz. Bir duygu seli sizi önüne katabilmeli ve bunları ben mi yapıyorum demelisiniz. Ayrılırsanız kahrolmalı, içip sarhoş olup, acılı Sezen şarkılarında gözyaşlarına boğulmalı, kahır seanları tertip edebilmeli, rüyada gibi dolaşmalı ve yemeden içmeden kesilebilmelisiniz. Yani bir büyülü güç sizi kontrolü altına alabilmeli ve istediği yere savurabilmeli yüreğinizi.
Ruhuma pompalanan heyecanın dozu ne olursa olsun, bu saydıklarımı hiç yaşamadığım için “hiç aşık olmadım” diyebiliyorum.
Aşkın beyin kimyasının bir oyunu olduğunu biliyoruz. Bilim bunu ispatladı ve çeşitli kaynaklardan öğrenmek mümkün.
Bu kimyasal reaksiyonun belli bir süreci olduğu da göz önünde bulundurulduğunda “hayatımın aşkı”, “sonsuz aşk” tamlamalarının da ütopik olduğu ortaya çıkıyor. ( İlintili olarak beynimin haz noktalarına dominasyonun daha fazla hormon salgıladığını tahmin ederken, fazla yanılma payı da vermiyorum bu teoremime. )
http://www.genetikbilimi.com/genbilim/askhormonu.htm
http://haber.mynet.com/detay/bilim-egitim/Ask-beynin-muhakeme-bolumunu-etkisizlestiriyor/04Mart2008/X1204622258156
Benim gözümde gerçek ve sonsuz aşk, bir annenin çocuğuna duyduğu histir.
D/s ilişkileri de bu ütopik tanımlara en yakın düşen ilişkiler. Nasıl mı? Onu da yazılarımın satır aralarından çıkarmak mümkün.
Sağlıcakla…
Romantik biri sayılmam ( Çok pesimist bir ifade oldu bu; daha doğrusu hiç romantik değilimdir.) Çiçeklerin kelebeklerin uçuştuğu şiirleri, kırmızı gülleri, pembe kalpli şeker kutularını, mum ışıklı göz göze akşam yemeklerini hiçbir zaman yürek hoplatıcı bulmamışımdır.
Ara ara endişe eder “ Hiç aşık olmadım, ‘olmam’ diye de büyük büyük konuşuyorum. Acaba başıma gelir mi böyle bir duygu?? Allah esirgesin” diye içten içe kendimle konuşurum.
Arkadaşlarım birileri için ölüp biterken, aşk yaşadıkları partnerlerini hayatlarının merkezine oturtup, her dediğini anlamlı, her davranışını hoş, her sözünü edebi varlıklarını heyecan verici, yokluklarını hasret yükleyici bulurken hem onları hem kendimi gözlemlerdim. E bu kadar çok insan bu coşkulu hissi yaşıyorken ben neden kıyısından geçmiyordum???
Bu demek değildir ki, duygusuz ya da ruhsuzum. Elbette heyecanlar hissediyorum. Ama hiç bir zaman duygularım kontrolden çıkmadı. Kişilerin, arzu ve heyecanlarımın mantığımın önüne geçip beni sürüklediğine şahit olmadım. Karşımdaki insan her ne kadar kıstaslarıma uyarsa uysun, gözüme etkileyici görünürse görünsün kendimden ödün vermediğimi fark ettim. Yine de bir müddet sonra gördüm ki, ben de bal gibi birilerine karşı kalp pırpırları hissedebiliyorum. Tek farkım bu pırpırların beni “benmerkezci” tavrımdan uzaklaştıramıyor olması. Dominant yönüm ilişkilerime de sirayet ediyor. Düşünün, hoş bir kişiyle daha yakın bir ilişkinin eşiğindesiniz. Birbirinizi özel bulduğunuzu ifade etmişsiniz. İşte bu noktada güya kendimi, beklentilerimi anlatmak adına dürüstlük ambalajına da sarıp istisnasız ve kesinlikle abartısız şu söylemim başlıyor:
“ Kuralları her zaman ben koyarım. Hayatıma, davranışlarıma, tercihlerime müdahale kabul etmem. Çabuk sıkılan bir yapım var. İlla bir kabahatin olması gerekmeksizin, sırf artık istemiyorum diye bu ilişkiyi bitirebilirim. Hesap vermem. Ağdalı, gözü yaşlı, yalvarmalı geri döndürme çabaların sonuçsuz kalır. Bir hayat düzenim var, bu düzen içinde sana ayırabildiğim kadar vakit ayırırım. Yalanı asla kabul etmem. SMS trafiklerine giremem. Telefonda uzuuun uzun konuşmalardan haz etmem. Karşılıklı keyif aldığımız sürece görüşmeye devam ederiz.”
Tabi bu söylemden sonra yüzüme, “Bu kadın deli midir?” diye bakan ve nezaketle tornistan eden çok insan oldu. Umursadım mı? Hiiiççç… Beni Ben halimle kabul eden insanlarla paylaşımlara girdim. Çok da coşkulu olıuyor bu ilişkiler.
Öbür taraftan gözlemlediğim bir diğer durumsa, aşkı yaşayan kişilerin ilişki süresince aldıkları haz ve heyecandan daha kuvvetli bir şekilde, istemleri dışı ilişkinin sona ermesi durumunda çektikleri acıydı. Hayallerin suya düşmesi, alışanlık haline gelmiş rutin yaşanılanların birden hayatından çıkıvermiş olması ya da bazı durumlarda ihanete uğramanın verdiği kırılmışlık ile ortaya çıkan bir acı söz konusu. Ancak en enteresan kısmı kişinin kendi gayretleri ile bu acının katlanması için uğraş vermesi? Hiçbir zaman mantığımın kabul edemediği bir şey bu. “Kaybeden hep karşı taraftır” benim gözümde. İradem dahilinde ya da başka sebeplerle, bir ilişki bitmişse ağlanıp sızlanmak o kadar faydasız ve ömrümden çalınmış gibi görmekteydim ki… Geriye bakıp kim nerde ne hata yaptı diye hiç kurcalamam. Bir söz vardır sıklıkla kullanırım :“ Ağlayak da bir de gözden mi olak?” İleriye bakmak lazım. Yaşam su gibi akıyor. Üzüntüyle, kahırla değil bir dönem, bir gün, bir dakika geçirmek bile israf. Bu noktada zamanı geri çevirmeyeceğime göre niçin geçmişte kalmış bir kişi ya da duygunun, bugünüme ve yarınıma ipotek koymasına izin vereyim? derim hep.
Hal böyle olununca kontrolden çıkmayan, bitiş sürecinde acıtamayan ilişkiler de genel tanımları çerçevesinde aşk diye ifade edilemiyor.
Çünkü aşk, baş döndürmeli! Sizi mutluluktan uçurmalı, konduğunuz yeri bilememelisiniz. Midenize ağrılar girebilmeli, yapmadıklarınızı yapabilmeli, o kişi için ödünler verebilmelisiniz. Naz çekmeli, bazı durumlada anlamsız olduğunu bilseniz bile kıskançlık krizleri geçirebilmeli, kaprisleri göğüsleyebilmelisiniz. Bir duygu seli sizi önüne katabilmeli ve bunları ben mi yapıyorum demelisiniz. Ayrılırsanız kahrolmalı, içip sarhoş olup, acılı Sezen şarkılarında gözyaşlarına boğulmalı, kahır seanları tertip edebilmeli, rüyada gibi dolaşmalı ve yemeden içmeden kesilebilmelisiniz. Yani bir büyülü güç sizi kontrolü altına alabilmeli ve istediği yere savurabilmeli yüreğinizi.
Ruhuma pompalanan heyecanın dozu ne olursa olsun, bu saydıklarımı hiç yaşamadığım için “hiç aşık olmadım” diyebiliyorum.
Aşkın beyin kimyasının bir oyunu olduğunu biliyoruz. Bilim bunu ispatladı ve çeşitli kaynaklardan öğrenmek mümkün.
Bu kimyasal reaksiyonun belli bir süreci olduğu da göz önünde bulundurulduğunda “hayatımın aşkı”, “sonsuz aşk” tamlamalarının da ütopik olduğu ortaya çıkıyor. ( İlintili olarak beynimin haz noktalarına dominasyonun daha fazla hormon salgıladığını tahmin ederken, fazla yanılma payı da vermiyorum bu teoremime. )
http://www.genetikbilimi.com/genbilim/askhormonu.htm
http://haber.mynet.com/detay/bilim-egitim/Ask-beynin-muhakeme-bolumunu-etkisizlestiriyor/04Mart2008/X1204622258156
Benim gözümde gerçek ve sonsuz aşk, bir annenin çocuğuna duyduğu histir.
D/s ilişkileri de bu ütopik tanımlara en yakın düşen ilişkiler. Nasıl mı? Onu da yazılarımın satır aralarından çıkarmak mümkün.
Sağlıcakla…